Kök hücre çalışmalarında yeni yöntem “Asit Banyosu”

Kök hücre çalışmalarında yeni yöntem “Asit Banyosu” Tıp dünyasında pek çok hastalığın tedavisinde o alandan gelen haberler dikkatle izleniyor. Kök hücre… Japon bilim insanları o alanda yeni bir yöntem geliştirdi. Yeni yöntem asit banyosu. Başarısı kanıtlanırsa kök hücre geliştirmek daha ucuz ve kolay olabilecek.

Kanser başta olmak üzere pek çok hastalığın tedavisinde umut ışığı. Kök hücreler…

Geliştirmek zor. Mevcut yöntemler ya tartışmalı ya da başarı oranları düşük. O yüzden Japonya’dan gelen bir haber bilim dünyasını heyecanlandırdı.

Japon bilim insanları, mevcut yöntemlerden daha basit hızlı ve maliyeti de daha düşük bir yöntem geliştirdi.

Asit yöntemi… Uzmanlara göre nature dergisinde yayınlanan araştırma, kök hücre alanında çığır açabilir.

Mevcut yöntemlerden biri embriyodan elde edilen kök hücreler. Bu yöntem etik olarak tartışmalı. Diğeri de deriden ya da kandan alınan yetişkin hücrelerin yeniden programlanması..

ama bu da haftalar alan bir süreç, başarı düzeyi düşük..

Japon bilim insanlarının geliştirdiği yöntemle, deriden ya da kandan alınan hücreler 30 dakika boyunca asit banyosuna tabi tutuluyor. Ve 3 gün içinde kök hücre halini alıyor.

Yöntem şimdilik fareler üzerinde denendi. Kök hücreler olumlu sonuç verdi.

Japon araştırma ekibinin lideri Haruko Obokat. Çalışmanın temellerini atan isim.

Asit yöntemi ilk kez 5 yıl önce Harvard Tıp Fakültesi’nde aklına gelmiş, ancak makaleleri defalarca geri çevrilmiş.

Kök hücre, kanser tedavisinde ve yeni organ yapımında kritik rol oynuyor.

Uzmanlar, bu yeni yöntemin başarısı kanıtlanırsa, tıp dünyasında yeni bir dönemin başlayabileceğini ve kişiye özel tıbbi çözümlerin devreye girebileceğini vurguluyor.

kök hücre

 

Kaynak : cnnturk

Boza’daki Asit Türleri Her Derde Deva….

Boza’daki Asit Türleri Her Derde Deva…. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, son yıllarda yapılan araştırmaların, bozadaki nikotinik asitin kalp ve damar hastalığını önleyici etkilerinin yanı sıra başta deri kanseri olmak üzere her türlü kanseri önleyici etkileri olduğunu da gösterdiğini söyledi.

Uslu, ortaya ilk çıkışı 8-9 bin yıl önce Mezopotamya’ya dayanan bozanın, Türklerin göçleriyle dünyaya yayıldığını belirterek, “Boza, bu nedenle Türk içeceği olarak bilinmektedir. Faydaları saymakla bitmeyen bozanın tüketimi, maalesef geçmişe oranla günümüzde iyice azalmıştır” dedi.

BAĞIRSAK FLORASINI DÜZENLİYOR
Mayalı ve gıda bakterilerinin yaşadığı bir içecek olan bozada, mayalama esnasında son derece kıymetli ender gıda maddelerinin yanı sıra laktik asit, nikotinik asit gibi son derece kıymetli asitler üretildiğini ifade eden Uslu, şöyle devam etti:

“Zengin karbonhidrat, protein ve B vitamini içeriği nedeniyle halsizlik çeken, enerji ihtiyacı fazla olan kişilerin ve sporcuların özellikle tüketmeleri gerekir. Boza, içerdiği laktik asit nedeniyle bağırsak florasını düzenleyici role sahiptir. Mide bezlerinin faaliyetlerini olumlu etkiler. Zihin açıcı ve sinirleri dinlendirici etkisi vardır. Öksürük tedavisinde de kullanıldığı bilinmektedir.”

“BOZANIN KANSER ÖNLEYİCİ ROLÜ ÇOK AZ BİLİNİYOR”
Uslu, bozanın içerdiği mayalar sayesinde emziren annelerde süt yapımını artırdığını vurgulayarak, “Bozada bulunan nikotinik asit kötü kolesterolü azaltıcı, iyi kolesterolü de artırıcı etkiye sahiptir. Bu sayede özellikle şeker hastaların kardiyovasküler riski azaltıcı kalp ve damar sağlığını koruyucu etkileri de yapılan çalışmalarda ispatlanmıştır” diye konuştu.

Bozanın kanser önleyici rolünün çok az bilindiğini dile getiren Uslu, şunları kaydetti:

“Son yıllarda yapılan araştırmalar, bozadaki nikotinik asitin kalp ve damar hastalığını önleyici etkilerinin yanı sıra başta deri kanseri olmak üzere her türlü kanseri önleyici etkileri olduğunu da göstermektedir. Bozanın içindeki nikotinik asit vücudumuzda, bazı oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarında hidrojen atomları ve elektronların taşıyıcı olarak işlev gören bir koenzim olan nikotinamit adenin dinükleotite (NAD) dönüşmektedir. NAD’nin de enerji metabolizmasını uyararak ve hasar görmüş DNA yapılarını onararak, derimizdeki yıpranmış hücreleri yenileyici özelliği sayesinde özellikle cilt kanseri vakalarını önleyici özelliği hatırdan çıkarılmamalıdır. Bozanın bu faydaları dikkate alınarak, kış aylarının bu güzel içeceğinden bol bol içmeli ve sevdiklerimize ikram etmeliyiz.”

boza

 

Kaynak : hurriyet

Okyanuslar için tehlike çanları çalmaya başladı mı ?

Okyanuslar için tehlike çanları çalmaya başladı mı ? Bilim insanlarının geliştirdiği yeni bir teoriye göre karbondioksit salınımının üçte birinin denizler tarafından emilmesi küresel ısınmayı yavaşlatıyor. Bu fenomen, deniz canlıları içinse önemli bir tehdit oluşturuyor.Uzmanların küresel ısınmayla ilgili uyarılara her gün bir yenisi ekleniyor. Ancak son dönemde iklim değişikliği ile ilgili en çok tartışılan konulardan biri, dünyanın son yıllarda neden iklim modellerinin öngördüğü kadar ısınmadığı.

Bilim insanlarının öne sürdüğü bir teoriye göre bunun nedeni ısı fazlasının okyanusun derinliklerinde depolanması…
Uluslararası Okyanusların Durumu Programı’nın (IPSO) raporu dünya denizlerindeki sıcaklık artışına dikkat çekiyor. IPSO bilimsel direktörü ve Oxford Üniversitesi Zooloji Bölümü’nde görev yapan deniz biyoloğu Prof. Dr. Alex David Rogers “Okyanusların ısındığına dair kanıtlarımız var. Baltık Denizi gibi bazı noktalarda 1,3 santigrat dereceye kadar varan sıcaklık artışları söz konusu. Buna ek olarak derin suların da sıcaklığının arttığı, giderek ısındıkları yönünde artan bulgular elde ettik. Bunlar 700 metreden daha derin sular” şeklinde konuşuyor.

Raporun vurguladığı bir diğer nokta ise PH değerlerindeki değişim. Karbondioksit salınımının yaklaşık üçte birinin denizler tarafından emildiğini belirten Rogers, bunun bir yandan küresel ısınmayı yavaşlatırken, diğer yandansa okyanusların kimyasını değiştirdiğini vurguluyor. Zira suda çözünen karbondioksit, karbonik aside dönüşüyor; bu da okyanusların asit oranının artırıyor.
Son bulgulara göre deniz suları sanayileşmenin başlangıcından bu yana yüzde 26 oranında daha fazla asit içeriyor. Uzmanlar 2100 yılına kadar denizlerin yüzde 170 daha fazla asit içerebileceğini tahmin ediyor.

Tüm bu rakamlar ne anlama geliyor?

Deniz ve okyanusların kimyasında meydana gelen bu değişikliğin deniz canlıları için ne anlama geldiği, yaklaşık 20 yıldır farklı araştırmalarla tespit edilmeye çalışılıyor.
Bu konuda 2010 yılında ilk kez doğal ortamda deneyler yapılmaya başlandı. Araştırmanın başında bulunan Kiel merkezli Helmholtz Okyanus Araştırmaları Merkezi’nden Ulf Riebesell, denize indirilen dev kapsüllerle önümüzdeki yüzyıllarda oluşması beklenen asit oranlarının simülasyonunu yaptıklarını belirtiyor.
Araştırmanın sonuçları mercan, midye, salyangoz, deniz kestanesi, deniz yıldızı gibi sudaki kalsiyum iyonunu alarak kalkere yani kalsiyum karbonata dönüştüren organizmaların yanı sıra balıklar ve diğer organizmaların da tehlike altında olduğunu ortaya koyuyor.

Soğuk suyun karbondioksiti daha hızlı emmesi nedeniyle kutup bölgelerinin bu durumdan yoğun olarak etkilendiğini ifade eden Riebesell, Kuzey Buz Denizi’nde yapılan çalışmaların buradaki deniz suyunun önümüzdeki on yıllar içinde yüksek asit oranı nedeniyle aşındırıcı bir hale geleceğini gösterdiğini kaydediyor. Riebesell, “Bu, suyun asit oranının, kalker üreten canlıların kalkerden oluşan kabuk ve iskeletlerini eritecek kadar yükselmesi anlamına geliyor” diyor.
Deniz biyoloğu Prof. Dr. Alex David Rogers, Güney Kutup bölgesinde de sudaki asit oranındaki artışın fark edildiğini belirtiyor. Rogers, burada kalkerden oluşan dış kabukları dağılmaya başlayan minik deniz salyangozları bulduklarını kaydediyor. Deniz biyoloğu bu tür canlıların küçük deniz canlılarından balinalara kadar birçok hayvanın başlıca protein kaynağı olduğu ve bunların yok olmasının beslenme zincirine ağır etkileri olacağı konusunda uyarıyor.

‘Ekonomik ve sosyal etkileri olacak’
Uzmanlara göre okyanusların kimyasındaki değişimin bunun dışında ağır ekonomik ve sosyal etkileri de olacak. Helmholtz Okyanus Araştırmaları Merkezi’nden Ulf Riebesell “Mercan resifleri olmadan sahil idaresi olmayacağı gibi bölgedeki turizm de bugünkü gibi olmayacaktır. Mercan resifleri, aralarında ticari önem taşıyan balıkların da olduğu birçok balığın üreme merkezi olarak öneme sahip. Yani gelecekte sadece sistemden organizmalar silinmeyecek. Büyük ihtimalle tüm kalker üreten organizmalar ekosistemden silinecek” açıklamasını yapıyor.
Ancak kâbus bununla da bitmiyor. Deniz biyoloğu Rogers, denizlerdeki asit oranının artmasının zaman içinde karbondioksit emme potansiyelini de düşüreceğini kaydediyor. Rogers, “Bunun kesinlikle atmosferdeki karbondioksit düzeyine geri dönüşümü olacak. Bu da büyük ihtimalle karbondioksit seviyesinin yükselmesini hızlandıracak veya karbondioksit oranını artıracak. Ve bu çok ciddi bir konu çünkü hâlihazırda jeolojik açıdan muhtemelen benzeri görülmemiş bir artış yaşıyoruz. Başka bir deyişle şu anda karbondioksit oranlarında yaşanan artış, muhtemelen son 300 milyon yıldaki en yüksek seviyede” diyor.

okyanus

 

Kaynak : Deutsche Welle Türkçe

Okyanuslarda asit oranı her geçen gün artıyor

Dünyanın önde gelen 540 bilim adamının hazırladığı son raporda uyarı yapıldı. Raporda denizlerin büyük bir hızla asitlendiği belirtildi. Okyanuslar insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan karbondioksitin dörtte birini emiyor. Suda artan karbondioksit miktarı ise asitlenmeye yol açıyor. Okyanusların ısınıp asit oranının hızla arttığına dikkat çeken bilim adamları bu konudaki en kapsamlı raporu hazırladı.

Dünya çapında 540 uzmanın ortak raporu, okyanusların sera gazlarını emme hızının görülmedik oranda arttığına dikkat çekiyor. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarının başladığı sanayi devrimi dönemine göre okyanuslardaki asitlenme dörtte bir oranında artmış durumda.

Bu hızla devam etmesi halinde ise yüzyıl sonunda asitlenme yüzde 170’e ulaşacak. Bu da okyanus canlılarının üçte birinin yok olacağı anlamına geliyor.

Suda çözünmüş karbondioksit, deniz canlılarının kalsiyumlu kabuklarının zayıflamasına yol açıyor. Bu durum, besin zincirini ve deniz ekosistemini sonra da bunlarla beslenen insanları tehdit ediyor.

Rapora göre, 2100 yılında Kuzey Kutup bölgesinin kabuklu canlıların yaşayamayacağı bir bölge olacağı tahmin ediliyor. Bilim adamlarına göre denizlerin kendi kendini onarabilmesi için tek yol, fosil kökenli emisyonların düşürülmesi olarak görülüyor.

Havaya karbon salımı bugün durdurulsa bile okyanuslardaki asitlenmenin bir süre durmayacağı kaydediliyor. Atmosferdeki sera gazı salımının bu yıl yüzde 32 artarak yeni bir rekor kırdığı açıklanmıştı.

okyanus

 

Kaynak :trt