1.Eurasia Environmental Chemistry Congress 01-04 Kasım 2018 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek

1. Eurasia Environmental Chemistry Congress 01-04 Kasım 2018 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Kongre, Kimyagerler Derneği tarafından organize edilmektedir. Atmosfer kimyası ve Hava Kirliliği, Su Arıtımı, Jeokimya, Toprak ve Zirai Çevre Kimyası, Kaynaklar ve Sürdürülebilir Materyaller/Enerji, Doğa, Zararlı Atıkların Kaynakları ve Çevre Kimyası, Atıkların Azaltılması, Kullanımı ve Muamelesi, Toksikolojik Kimya, Yeşil Kimya ve Endüstriyel Ekoloji, Çevresel Analiz ve İzleme kongrenin ana temalarıdır.

Kongre, Çevre Kimyası ile ilişkili pek çok konu başlığı ve teknolojileri içeren bilginin artırılması ve yayımını amaçlamaktadır. Bu kongrenin ana hedefi çevre sorunlarına ilişkin dünya çapında bilgi paylaşımı için eşsiz bir platform oluşturmak amacıyla araştırmacı, bilim insanları ve üniversiteler, şirketler, enstitüler ve derneklerdeki uzmanları bir araya getirmektir. Konferans programına özel oturumlar, davetli konuşmacılar, poster/sözlü sunumlar ve çalıştaylar dahil edilecektir.

Kongre Konuları :

Atmosfer Kimyası ve Hava Kirliliği

  • Atmosferde Kimyasal Reaksiyonlar ve Taşınımlar
  • Atmosferdeki Partiküller
  • Atmosferdeki Metaller
  • Kirletici Gazlar
  • Asit Yağmurları
  • Atmosferdeki Organik Bileşikler
  • Küresel Isınma / İklim Değişikliği ve Antropojenik Etkiler

Su Kimyası ve Su Kirliliği

  • Sucul ortamlardaki organik ve inorganik bileşikler
  • Sucul mikrobiyal biyokimya
  • Su Kirleticilerinin yapısı ve çeşitleri
  • Besin elementleri ve ötrofikasyon
  • Sucul ortamlardaki metaller / metalloidler / organik kirleticiler
  • Sucul Ortamdaki Radyonüklidler

Su Arıtma

  • Doğal Su Arıtma Prosesleri
  • Endüstriyel Atıksu Arıtımı
  • Kanalizasyon Arıtma

Jeokimya

  • Jeosferde Sedimantasyon ve Yeraltı Suları
  • Jeosferde Tehlikeli Atıklar

Toprak ve Tarımsal Çevre Kimyası

  • Toprak Yapısı ve Kimyasal Bileşimi
  • Topraktaki Atıklar ve Kirleticiler

Kaynaklar ve Sürdürülebilir Materyal / Enerji

  • Enerji ve Kimyasallar için Endüstriyel Ekoloji
  • Yeşil Teknoloji ve Enerji Dönüşüm Verimliliği

Tehlikeli Atıkların Doğası, Kaynakları ve Kimyası

  • Tehlikeli Maddelerin ve Atıkların Sınıflandırılması
  • Tehlikeli Atıkların Çevre Kimyası

Atıkların Azaltılması, Yeniden Kullanımı ve Arıtımı

  • Atık Azaltma
  • Geri Dönüşüm
  • Arıtma

Toksikolojik Kimya

  • Toksik İnorganik / Organik Bileşikler
  • Toksik Doğal Bileşikler

Yeşil Kimya ve Endüstriyel Ekoloji

  • Yeşil Kimya ve Sürdürülebilir Tarım
  • Atık Önleme ve Yeşil Kimya
  • Yeşil Kimya ve Sentetik Kimya

Çevresel Analizler ve İzleme

  • Su ve Atıksuların Kimyasal Analizi
  • Toprak ve Atık Analizleri
  • Atmosfer ve Hava Kirleticileri Analizleri
  • Biyolojik Materyal ve Ksenobiyotik Analizleri

Önemli Tarihler :

Kongre ve Çalıştay Erken Kayıt İçin Son Tarih
22 Eylül 2018

Bildiri Kabullerinin Duyurulması İçin İlk Tarih
22 Eylül 2018

Bildiri Özeti Sunumu İçin Son Tarih
8 Ekim 2018

Kongre ve Çalıştay Katılımı İçin Son Tarih
8 Ekim 2018

Kongre Kesin Programının Duyurulması
15 Ekim 2018

Sponsorluk Anlaşması İçin Son Tarih
15 Ekim 2018

Kongre ile ilgili detaylı bilgilere ulaşmak için : http://envirochem2018.org/

Kontakt Lenslerin Çevresel Etkileri

Kontakt Lenslerin Çevresel Etkileri. Birçok kişi görüşlerini iyileştirmek için kontakt lenslere güvenir. BU ürünlerin bazıları tek kullanıma yöneliktir ve sonunda çeşitli şekillerde bertaraf edilirler. Bilim insanları, kullanımları sonunda bu lensleri drenaja atmanın su yollarında mikroplastik kirliliğe katkıda bulunabileceğini belirtiyor.

Doktor Rolf Halden, kendinden ilham alarak bu konu hakkında kafa yormaya başlamış. “Yetişkin hayatımın çoğunda gözlük ve kontakt lens kullandım. Ama merak etmeye başladım, bu plastik lenslere ne olduğu konusunda araştırma yapan var mı? ”

Halden’in ekibi zaten plastik kirlilik araştırmaları üzerinde çalışıyordu, araştırmaları sonucunda kullanımdan sonra kontakt lenslere ne olduğu hakkında çalışma bulamadılar.

Araştırma ekibinden Varun Kelkar “ABD pazarına bakmaya başladık ve kontakt lens kullanan kişiler üzerinde bir araştırma gerçekleştirdik. Kullananların yüzde 15 ila 20’sinin lensleri lavaboya ya da tuvalete yıkadığını gördük. ABD’de 45 milyon insanın sadece kontakt lens kullanması dikkate alındığında oldukça büyük bir rakam” diyor.

Ekip, her yıl yalnızca ABD’de 6 ila 10 ton plastik lensin sulara karıştığını tahmin ediyor, bu da su hayatına, özellikle de kişileri besleyebilecek alt besleyicilere bir tehdit oluşturabilir.

Kontakt lensler şeffaftır, bu da atık su arıtma tesisinin karmaşık ortamında gözlemlenmelerini zorlaştırır. Ayrıca, kontakt lenslerde kullanılan plastikler, araba akülerinden tekstillere kadar her şeyde bulunabilen polipropilen gibi diğer plastik atıklardan farklıdır. Kontakt lensler, sıklıkla, lensin göze geçmesine izin veren daha yumuşak bir malzeme oluşturmak için poli (metilmetakrilat), silikonlar ve floropolimerler kombinasyonu ile yapılmaktadır.

Bu farklılıklar atık su tesislerindeki kontakt lenslerin işlenmesini zorlaştırmaktadır. Araştırmacılar, değişik zamanlarda atık su arıtma tesislerinde bulunan anaerobik ve aerobik mikroorganizmalara maruz kalan beş polimeri açığa çıkardı ve bunları analiz etmek için Raman spektroskopisini kullandı. Ekip, atık su arıtma tesisindeki mikropların, kontakt lenslerin yüzeyini değiştirdiğini ve plastik polimerlerdeki bağları zayıfladığını tespit etti.

Kelkar, “Plastik, yapısal mukavemetinin bir kısmını kaybettiğinde, fiziksel olarak parçalanacak. Bu da, sonuçta mikroplastik oluşumuna yol açarak daha küçük plastik parçacıkları oluşturur” diyor. Suda yaşayan organizmalar mikroplastik maddeleri yiyebilir ve plastikler sindirilemez olduğundan, bu durum deniz hayvanlarının sindirim sistemini büyük ölçüde etkiler. Bu hayvanlar uzun bir besin zincirinin parçasıdır. Bazıları nihayetinde insan gıdalarına yönelebiliyor.

Araştırmanın türünün ilk örneği olduğunu belirten araştırmacılar, sektörün en azından önlem alması gerektiğini ve ambalajın üzerine kontakt lenslerin nasıl atılacağını açıklayan bir etiket koymalarını istiyor.

Kaynak : Phys

Azotun Yeni Bir Kaynağı Keşfedildi

Azotun Yeni Bir Kaynağı Keşfedildi. Science dergisinde yayınlanan çalışma, doğal ekosistemlerdeki nitrojenin yüzde 26’sının kayalardan kaynaklandığını ortaya koyuyor. Bu keşif, iklim değişikliğine bakış açısını da büyük ölçüde değiştirebilir. Yazarlar, yeni tanımlanan bu azot kaynağının, karadaki karbon döngüsünü de katılarak, ekosistemlerin atmosfere daha fazla emisyon salmasına neden olabileceğini belirtiyor.

Ama sadece birkaç çeşit kaya azot yayabilir. Kayada azot bulunabilirliği, minerallerin yağmur suyuyla reaksiyona girmesi, tektonik hareket veya kimyasal gibi fiziksel olabilen hava koşullarına bağlı olarak belirlenir.
Bu nedenledir ki, kayalardan azot ayrışması bölgelere göre değişmektedir. Çalışmada, Afrika’nın geniş bölgelerinin azot bakımından zengin kayalardan yoksun olduğu, kuzey enlemlerin ise en yüksek düzeyde kaya azotu ayrışmasına sahip olduğu belirtilmiştir. Himalayalar ve Andes gibi dağlık bölgelerin, önemli bir kaya azotu kaynağı olduğu tahmin edilmektedir. Çayırlar, tundralar, çöller ve ormanlık alanlar da büyük oranda kaya azot ayrışması yaşarlar.

Gizemli boşluk

Çalışma aynı zamanda “eksik azot vakası” nıda ortaya çıkarmaktadır. Onlarca yıldır bilim adamları toprakta ve bitkilerde daha az azotun olduğu, atmosferde daha fazla olduğunu biliyorlardı, ancak eksik olanı kesin olarak belirleyemediler.

Çalışma ekibinden olan Scott Morford, “Azot paradoksunun sebebinin kayalarda olduğunu gösteriyoruz. Kayalarda yeterince azot var ve yeterince hızlı bir şekilde parçalanıyor” diyor.

Daha önceki çalışmalarda, araştırma ekibi Kuzey Kaliforniya’daki Klamath Dağları’ndan toplanan antik kaya örneklerini inceleyerek, kayaların ve etrafındaki ağaçların çok miktarda azot tuttuğunu ortaya koydu. Yazarlar bu çalışma üzerine, gezegenin azot dengesini, jeokimyasal yapılarını analiz ederek ve küresel ölçekte kaya azotu bulunabilirliğini değerlendirmek için mekansal bir azot ayrışma modelini inşa ettiler.

Araştırmacılar çalışmanın, gıda üretmek için doğal ve sentetik formlarda azota büyük ölçüde güvenen çiftçiler ve bahçıvanlar için doğrudan etki yaratmadığını ayrıca belirtiyor.

Ders kitaplarını yeniden yazma

Ulusal Bilim Vakfı’nın Çevre Biyolojisi Bölümü’nün program yöneticisi Kendra McLauchlan, “Bu sonuçlar ders kitaplarını yeniden yazmayı gerektirebilir. Bitkilerin kayalardan üretilen azotu kullanabileceğine dair ipuçları olsa da bu keşif, mevcut azot kaynağının atmosfer olduğu paradigmasını paramparça eder. Azot, hem dünyadaki en önemli sınırlayıcı besin maddesi hem de tehlikeli bir kirletici, bu yüzden arz ve talep üzerindeki doğal kontrolleri anlamak ve şu anda dünya gıda arzını korumak için ve yeterli miktarda gübre üretmek için atmosferik azota bağımlıyız. Bu keşif temel besin üzerinde yeni bir araştırma dönemi açacaktır ” diyor.

Kaynak : CHEMLİFE DERGİSİ 12. SAYI

Amonyak Üretimine Yeşil Yaklaşım

Amonyak Üretimine Yeşil Yaklaşım. UCF araştırma ekibi (University of Central Florida), yükselen dünya nüfusunun daha sürdürülebilir bir şekilde beslenmesine yardımcı olabilecek amonyak üretmek için yeni “yeşil” bir yaklaşım geliştirdi.

Fizik Asistanı Profesör Xiaofeng Feng, “Bu yeni yaklaşım, güneşten veya rüzgardan üretilen elektrik gibi yenilenebilir enerji kullanarak amonyak üretimini kolaylaştırabilir. Bu yeni yaklaşım insanlığın sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmasına yardımcı olabilir” diyor.

Bir azot ve hidrojen bileşiği olan amonyak, gezegendeki tüm yaşam için çok önemlidir ve gıda üretimi için kullanılan çoğu gübrede hayati bir bileşendir. Birinci Dünya Savaşı’ndan beri, gübre içindeki amonyak esas olarak enerji ve fosil yakıtı yoğun olan Haber-Bosch yöntemi kullanılarak üretilmiştir.

Şu ana kadar süreci geliştirmek için önemli engeller vardı.

Amonyak sentezine en büyük engel, azot moleküllerini harekete geçiren yüksek enerji bariyeridir. Kimyasal işlemin yüksek bir reaksiyon hızına ulaşabilmesi için azot ve hidrojen moleküllerinin demir esaslı katalizörlerin varlığında basınç altında yüksek sıcaklıklara ısıtılması gerekir.

Daha hafif şartlar altında amonyak sentezi yapmak için birçok çaba vardır ve bunlardan biri elektrik enerjisini kullanmaktır. Oda sıcaklığında elektrokimyasal bir yöntemde, reaksiyonu hidrojen kaynağı olarak suyla çalıştırmak için aktif elektronlar kullanılır, ancak bir elektrottan geçen elektronlar verimli bir şekilde kullanılamaz ve reaksiyon hızı çok düşüktür.

Araştırma, elektronların palladyum hidrit katalizörü ile daha verimli bir şekilde kullanılabileceği yeni bir mekanizmanın keşfedilmesini sağladı. Bu yeni yaklaşım, sadece minimal elektrik enerjisi ile amonyak sentezi için yeni bir yol sağlamakla kalmakta.

Araştırma ekibinden Hongliang Xin, “Bu, azotu amonyağa oda sıcaklığında dönüştürmek için çok heyecan verici bir araştırma. Kuantum kimyasal simülasyonları, daha düşük bir enerji bariyeri olan paladyum katalizörü için benzersiz bir reaksiyon yolu önerdi. Ancak ayrıntılı mekanizma hala büyük ölçüde bilinmemektedi” dedi.

Makaleye ulaşmak için : https://www.nature.com/articles/s41467-018-04213-9

Bilim İnsanları Plastiği Çözen Enzim Geliştirdi

Bilim İnsanları Plastiği Çözen Enzim Geliştirdi. Bilim insanları, doğada çözünmeyen ve kirliliğe yol açan plastikleri çözebilecek bir enzim geliştirdi.
Plastik şişelerde kullanılan PET’lerin doğada çözünmesi yüzlerce yıl sürebiliyor. Fakat PETase adlı enzim sayesinde plastikleri birkaç gün içinde çözündürmek mümkün olabilir.

Bu plastik geri dönüşümünde bir devrim yaratarak plastiklerin daha verimli bir şekilde yeniden kullanılmasını sağlayabilir. Japonya’da bir çöplükte keşfedilen enzim, doğada da PET “yiyen” bir bakteri tarafından salgılanıyor. Ideonella sakaiensis adlı bakteri, plastik yiyerek ürettiği enerjiyle hayatta kalıyor.

Araştırmacılar bu türü liman kenti Sakai’de bir plastik geri dönüşüm tesisinde 2016 yılında bulmuştu. (2016 YILINDAKİ HABERİMİZE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ. HABERİN DEVAMI İSE AŞAĞIDA !!! )

http://www.kimyahaberleri.com/plastik-yiyen-bakteriler-gelecegin-geri-donusum-uzmanlari-olacak/

Araştırmada yer alan Prof. John McGeehan, plastiğin yalnızca 50 yıldır doğada büyük miktarlarda var olduğuna dikkat çekerken bu sürenin bir bakterinin evrim geçirmesi için kısa bir süre olduğunu söyledi.

PET’lerin dahil olduğu plastik grubu olan polyesterler doğada da oluşuyor.

Portsmouth Üniversitesi’nden Prof. McGeehan bu polyesterlerin bitki yapraklarını koruduğunu, bakterilerin de milyonlarca yıldır bunları yemek için evrimleştiğini, fakat bu polyesterlerden PET yemeye geçmelerinin beklenmedik bir hızda yaşandığını belirtti.

Bilim insanları PETase enziminin nasıl çalıştığını çözdükten sonra küçük eklemelerle bu enzimi daha verimli hale getirdi. Bu durum, PETase’nin evriminin tamamlanmadığını, 50 yıllık kısa süre içinde bu kadar evrimleşebildiğini gösteriyor. Araştırmacılar enzimi PET’e alternatif olarak geliştirilen bitki tabanlı PEF plastiğinde denediğinde bir sürprizle daha karşılaştı: PETase, PEF’leri daha başarılı bir şekilde çözüyordu.

BBC News’e konuşan Prof. McGeehan, mevcut geri dönüşüm tesislerinde polyesterlerin her geri dönüşümde kalitelerinin düştüğünü, bir süre sonra kullanılamaz hale geldiğini fakat PETase’nin plastiği temel yapı taşlarına ayrıştırarak daha iyi bir geri dönüşüm sağlayacağını söyledi.

Enzimin endüstriyel seviyede üretilmesi içinse en az birkaç yıla ihtiyaç var. Bunun için PET’i daha hızlı çözebilen bir hale getirilmesi gerekiyor.

Kaynak : BBC

Kauçukların Biyodegradasyonu

Çiğ veya vulkanize edilmiş durumda doğal kauçuğun (NR) mikrobik duyarlılığı bilim insanları tarafından zaman zaman incelenmiş ve gözden geçirilmiştir. Toprak, hem doğal hem de sentetik kauçukları indirgeyebilen, karbon ve enerji kaynağı olarak kullanabilen mikroorganizmaların ( hem bakteri hem de mantarların )zengin bir kaynağıdır. Yapılan deneylerden birkaç mikroorganizma izole edilmiş ve saf kültürlerin kauçuk bozunum potansiyeli test edilmiştir. Sonuçlar, aktinomisetlerin, NR’yi büyük ölçüde bozabildiği ve karbon kaynağı olarak kauçuk hidrokarbonunu kullanabilen hemen hemen tek organizma olduğunu göstermiştir.

Birkaç zorluk, kauçuğun mikrobiyal bozunumunun araştırılmasını engellemektedir. Kauçuğun biyolojik bozunumu yavaş bir süreçtir ve tek karbon kaynağı olarak kauçuk kullanan bakterilerin gelişimi de yavaştır. Bu nedenle, daha ileri analiz için polimerlerden yeterli hücre kütlesi veya bozunma ürünü elde etmek için haftalarca veya aylara uzanan inkübasyon süreleri gereklidir. Bu, açık alan oluşturan grubunun üyeleri içinde özellikle geçerlidir. Örnek olaral, Streptomyces coelicolor 1A, Thermomonospora curvata E5 veya Streptomyces sp. için 10-12 haftalık dönemler gerekmektedir. Açık alan oluşturmayan grubun üyeleri biraz daha hızlı bir büyüme göstermesine rağmen, Gordonia westfalica ve Bacillus sp için en az 4-6 haftalık bir dönemleri gereklidir.

Doğal bir ürün olarak NR, biyolojik mineralizasyon döngülerine tabi tutulmaktadır. Sohngen ve Fol (1914), çapraz bağlı kauçuklar (örn., Vulkanize edilmiş kauçuk, lateks eldivenler) çalışmasından bu yana kauçukların biyolojik bozunması üzerine birçok rapor yayınlanmıştır ve biyolojik olarak parçalanabilir oldukları gösterilmiştir (Tsuchii ve diğerleri, 1985; Heisey ve Papadatos, 1995). Spence ve van Niel (1936), mineral agarda lateks kaplama plakalarını kullanan ilk kişilerdi. Bu da, kauçuk parçalayıcı bakterilerin izolasyonu için opak bir ortam oluşturuyordu. Jendrossek ve ark. (1997) ise berrak bölge yöntemini kullandı ve 50 yeni kauçuk parçalayıcı bakteri izole etti. Katı (doğal veya çapraz bağlı) kauçukla zenginleştirme teknikleri, yüksek kauçuk bozunurluk aktivitesine sahip fakat lateks agarda mutlaka temizleme zonu oluşturmayan çeşitli kauçuk bozucu bakterilerin izolasyonuna yol açtı. Doğrudan saflaştırılmış NR maddesinde koloniler oluşturan iki Aktinomiset, Actinomyces elastica ve Actinomyces fuscus olarak tanımlandı.

Doğal kauçuk parçalayıcı bakteriler

Son yıllarda karbonu ve enerjinin tek kaynağı olarak kauçuk kullanabilen birçok bakteri türü bildirilmiştir. Bu bakteri, kauçuğun bozunması için farklı stratejileri izleyen iki gruba ayrılabilir. Birinci grubun üyeleri, kauçuk parçalayan enzimlerin boşaltılmasını belirten, dağınık lateks parçacıkları içeren katı ortam üzerinde ekilirlerse, yarı saydam halkalar oluştururlar. Bu grubun en kuvvetli Aktinomiset temsilcileri, Actinoplanes, Streptomyces ve Micromonospora dır. İkinci grubun üyeleri halkalar oluşturmazlar ve lateks plakalarında büyümezler, polimerle doğrudan temasa ihtiyaç duyarlar. Sıvı kültüründe kauçuk parçacıklarının yüzeyinde yapışkan olarak büyürler ve en güçlü kauçuğu parçalayan bakteri soylarını temsil eder. Bu grup, myikolik asit içeren Actinobacteria’lardan Gordonia, Mycobacterium ve Nocardia cinsleridir. Şimdiye kadar açıklanan tüm kauçuk parçalanan türler mezofilik türlerdir.

Doğal kauçuk parçalayıcı mantarlar

De Vries, kauçuk hidrokarbonunun mantarlar tarafından parçalanmasının incelenmesinde öncü oldu. On yıl sonra Kalinenko, Aspergillus ve Penicillium mantar genlerinin lastik bozulma maddeleri olarak bildirdi. Kwiatkowska ve ark. NR vulkanize levhaların belirli kompozisyona sahip toprak gömme testlerini gerçekleştirdi ve 91 günden sonra başlangıç ağırlığının% 40’ına ulaşan önemli kilo kaybı tespit etti. Bu yazarlar, kauçuğun yüzeyinden bir mantar türü Fusarium solani izole etti ve bu gen tarafından bozunmasını iddia etti. 1982’de Williams tarafından yapılan bir araştırmada, yazar, toprağa gömüldükten sonra bozulmuş NR örneğinden Penicillium variabile mantar geni izole etti. Nem kabininde NR tütsü tabakasına aşılanan spor süspansiyonları her 14 günde bir hücre protein tayini ile gösterildiği gibi NR yüzeyinde biriken biyokütlenin artmasına ve 56 gün sonra % 13’e kadar kauçuk şeritlerin kilo kaybına yol açtı. Bununla birlikte, biyokütlenin daha fazla artışı ve bu sürenin ötesinde kilo kaybı belirlenemedi. Çözüm viskozite ölçümünü analitik bir araç olarak kullanarak, yazar, 70 gün sonra poliizoprenin moleküler ağırlığında % 15’lik bir düşüş tahmin etti. Tekli substrat olarak toz NR’yi içeren mineral agar plakalarından ve ayrıca bozulmuş lastik maddenin yüzeyinden birkaç kauçuk bozulma mantarı izole edildi. F. solani, Cladosporium cladosporioides ve Paecilomyces lilacinus fungal türleri 20 günlük inkübasyondan sonra kauçuk yüzeyinde yetiştirildi. GPC kullanılarak, molekül ağırlığının% 20’ye kadar nispi bir azalma olduğu ve hatta intrinsik viskozitede % 35’e kadar bir azalma olduğu tespit edildi.

Bu haber CHEMLİFE DERGİSİ 10. Sayısından alntılanmıştır.



Bilim İnsanları Antibakteriyel Nano Kaplamalar Geliştirdi

Bilim İnsanları Antibakteriyel Nano Kaplamalar Geliştirdi. Singapurlu bilim insanları, yusufçuk ve ağustos böceklerinin kanatlarındaki nano sütunlardan ilham alarak antibakteriyel nano kaplamalar geliştirdi.

Bilim Teknoloji ve Araştırma Ajansının (A*STAR) internet sitesinde yapılan açıklamaya göre, araştırmalar, yusufçuk ve ağustos böceklerinin kanatlarının “nano sütun” adı verilen küçük yapılarla kaplı olduğunu, çivili yatağa benzeyen bu yüzeyle temas eden bakterilerin hücre zarlarının hemen yırtıldığı ve bakterilerin öldüğünü gösterdi.

A*STAR Biomühendislik ve Nanoteknoloji Enstitüsünden (IBN) bir grup araştırmacı, bu bulgulardan ilham alarak, antibakteriyel ve toksik olmayan birleşik çinko oksitten oluşan nano sütunlar geliştirdi.

Çinko oksit nano sütunların aralarında koliform ve S. aureus gibi bakterilerin de bulunduğu temas yoluyla geçen çok sayıda mikrobu öldürebildiği tespit edildi.

SAĞLIK KURUMLARINDA KULLANILABİLECEK

IBN İcra Direktörü Jackie Ying, bu teknolojinin enfeksiyonların yayılmasını engellemede sterilizasyonun hayati olduğu sağlık kurumlarında antibakteriyel yüzeyler oluşturmak için kullanılabileceğini belirtti.

Genel enfeksiyonların yüzde 80’inin el temasıyla yayıldığını hatırlatan Ying, “triklosan” gibi kimyasallar içeren hali hazırdaki dezenfektanların aşırı kullanımının bakteri direncine ve çevre kirliliğine yol açabileceğini kaydetti.

“Yüzeyleri, bakteri direncine yol açmadan ve de çevreyi kirletmeden dezenfekte etmenin daha iyi bir yolunu bulmamız gerekiyor.” diyen Ying, seramik, cam, titanyum ve çinko yüzeylerde yapılan testlerin nano sütunlu kaplamaların buralardaki virüs ve bakterilerin yüzde 99,9’unu öldürdüğünü vurguladı.

TEMAS ETMEDİĞİ BAKTERİLERİ DE ÖLDÜREBİLİYOR

Bakterilerin kimyasaldan ziyade fiziksel olarak yok edildiği aktarılan açıklamada, nano kaplamaların çevre kirliliğine sebebiyet vermeyeceği, ayrıca nano sütunlarla temas ettikleri anda hücre çeperlerinin parçalanması sonucu tamamen yok olan bakterilerin direnç geliştiremeyeceği ifade edildi.

Nano kaplamanın en fazla çinko yüzeylerde etkili olduğu, bu yüzeylerde çinko oksit nano sütunların temas halinde olmadığı bakterileri de öldürebildiği belirtildi.

Koliform bakterinin bulunduğu suya çinko oksit nano sütunlarla kaplı bir çinko koyan, sudaki tüm bakterilerin yok olduğunu belirleyen bilim insanları, bu materyalin suyun bakterilerden arıtılması için de kullanılabileceğini ileri sürdü.

Araştırmayla ilgili bilimsel makale, “Small” dergisinde yayımlandı.

Kaynak : NTV